Bulantı Eseri Hangi Akımdandır?
İstanbul’un karmaşasında günlerim akıp giderken, bir yandan da hayatı anlamaya, sorgulamaya çalışıyorum. Her şeyin hızla değiştiği bu dünyada, bazen durup kendi varlığımı sorguluyorum. Hani bazı kitaplar vardır ya, okurken sizi o kadar derinlemesine etkiler ki, bir anda dünyayı farklı görmeye başlarsınız. İşte Jean-Paul Sartre’ın Bulantı eseri de tam olarak böyle bir kitap. Bunu okuduktan sonra “Bulantı eseri hangi akımdandır?” sorusu kafamda dönüp duruyor. Sartre’ın yazdığı bu eser, sadece bir edebiyat parçası olmanın ötesine geçiyor, çünkü yaşadığımız dünyayı ve varoluşumuzu sorgulamak için güçlü bir araç haline geliyor.
Varoluşçuluk: Sartre’ın Dünyası
Bulantı eserini elime aldığımda, bana “hayatın ne kadar anlamsız olduğu” gibi bir şey anlatılacak gibi gelmişti. İlk başta biraz bunaldım, çünkü Sartre’ın varoluşçuluk anlayışı, gerçekten insanı zorluyor. Ama kitap ilerledikçe, o kadar içine çeken bir hâl aldı ki, sorgulamadan duramadım. Şimdi düşünüyorum da, belki de Bulantı eserini bir edebi akım olarak değerlendireceksek, kesinlikle varoluşçulukla ilişkilendirmeliyiz. Sartre, insanların varlıklarını sorguladığı bir dünyada, varoluşçuluğun temel ilkelerini, Bulantı’da oldukça derinlemesine işliyor.
Varoluşçuluk, insanın önce “vardığı” sonra da “ne yapacağına” dair hissettiklerini sorgulamasına dayanıyor. Sartre, insanın dünyadaki yerini ve anlamını kendi kendine yaratması gerektiğini savunuyor. Bulantı’da ise bu, ana karakterin dünya ile olan ilişkisini ve içsel boşluğunu anlamaya çalışmasıyla kendini gösteriyor. Peki, bu düşünce dünyasında biz nereye varıyoruz? Ben bile, bazen ofiste monoton bir şekilde çalışırken, Sartre’ın bakış açısıyla hayatı sorguluyorum. O an bir bulantı hissi… O kadar gerçek ki!
Bulantı ve Kaygı: Sartre’ın Felsefesinde Bir İçsel Çözülme
Kitabın adının Bulantı olması boşuna değil. Okudukça fark ettim ki, bu sadece fiziksel bir rahatsızlık değil. Bulantı, daha çok varoluşsal bir kavram. Ana karakter, Antoine Roquentin, bir anda yaşadığı dünyaya yabancılaşır, her şey ona boş ve anlamsız görünmeye başlar. Bu durumu okurken, kendi yaşamımı düşündüm. Ofis hayatımda bile bazen aynı kaygıyı yaşıyorum. Çalışırken, etrafımda devamlı bir şeyler oluyor, ama sanki bir boşluk var. Çevremdeki her şeyin bir anlamı olup olmadığını sorguluyorum. Bu kaygı duygusu, Sartre’ın felsefesinde bulantıyı ve varoluşun sıkıntısını daha da keskinleştiriyor. Gelecek kaygısı, anlam arayışı… Bunlar hep Sartre’ın eserinin içinde gizli.
Günümüzle Bağlantı: Bulantı ve Modern Hayat
Bir de günümüzle bağlantısını düşünmek gerekiyor. Belki de Sartre’ın yazdığı Bulantı, yıllar geçse de, hala geçerliliğini koruyan bir eser. Çağdaş dünyada insanın neyi sorgulayıp neyi anlamlı bulduğuna dair çok şey değişmiş olabilir, ama “anlamsızlık” duygusu hâlâ birçoğumuzu etkiliyor. Modern hayatın hızla değişen yapısı, teknolojinin her geçen gün hayatımıza daha fazla girmesi, bizi bazen yalnızlaştırıyor. Bu dünyada var olmanın ne anlamı var? Teknolojinin getirdiği bu hız, iş hayatındaki baskılar, ilişkilerdeki yüzeysel bağlar… Bunlar da bir nevi bulantı yaratıyor. Sartre, zamanında bu bulantıyı anlatırken çok derin bir bakış açısı ortaya koymuştu, ama günümüzde belki de bu bulantı daha yaygın hale gelmiş durumda.
Benim Perspektifim: Sartre’ın Kitabından Sonra
Kitap bittiğinde, sorular kafamda dönmeye devam etti. Acaba bizim dünyamız da, Sartre’ın bahsettiği bulantıyı yaşıyor mu? Benim işimle, gündelik yaşamımla ilgili bulantılarımın kaynağı ne? Şu anki hayatımı bu bakış açısıyla gözden geçirdiğimde, belki de kaygılarımın bir kısmı, hayatın hızla akması ve ne yapacağımı, nasıl bir yol izleyeceğimi bilememekten kaynaklanıyor. Belki de herkesin bir noktada yaşadığı bu varoluşsal kaygı, bir tür bulantıya dönüşüyor. Öyleyse, Bulantı sadece bir kitap değil, hayatın kendisi olabilir mi?
Yazdıkça, Sartre’ın dünyasında kayboluyorum ama aynı zamanda kendi dünyamı da sorguluyorum. Alıştığımız yaşam biçiminin içinde ne kadar “gerçek” bir şey var? Etrafımızdaki her şey o kadar hızlı değişiyor ki, bazen içinde kaybolmamak imkansız hale geliyor. Belki de Sartre’ın Bulantı’sı, bizim de yaşadığımız dünyadaki içsel boşluğu, varoluşsal kaygıyı anlamamıza yardımcı oluyordur. İşte belki de bu yüzden, Sartre’ın bu eseri, yalnızca bir dönemin değil, her dönemin eseridir. Çünkü insanların sürekli bir anlam arayışına girmesi, zamanla bulantıyı daha derin hissettirebilir.